Her gün gelişmek için yazılar okuyor, videolar izliyor, podcastler dinliyoruz. Ne yapmamız gerektiğine dair hiç olmadığı kadar çok öneriye ulaşabiliyoruz. Buna rağmen bazen günün sonunda kendimizi daha bilgili değil, daha eksik hissediyoruz. Peki, bu kadar şey öğrenirken neden hâlâ aynı yerde saydığımızı düşünüyoruz?
Olması Gerektiği Gibi’nin bu bölümünde kişisel gelişim içerikleriyle kurduğumuz ilişkiyi konuşuyorum. Bilgiyi tüketmenin bize neden ilerliyormuşuz hissi verdiğini, öğrendiklerimizi uygulamanın neden zaman aldığını ve başkalarının hayatlarını kendi ölçümüz hâline getirdiğimizde neler yaşadığımızı kendi deneyimlerim üzerinden anlatıyorum.
Bilgi tüketmek neden gelişmek gibi hissettiriyor?
Bir video izlediğimizde yeni bir yöntem öğreniyoruz. Bir kitap bitirdiğimizde bazı alışkanlıklarımızı değiştirmeye karar veriyoruz. O anda gerçekten bir şeyler farklı olacakmış gibi geliyor. Fakat günlük hayatın yoğunluğu geri döndüğünde, öğrendiğimiz yöntemi sürdürmek her zaman kolay olmuyor.
Ardından karşımıza yeni bir öneri çıkıyor. İlkini yeterince deneyemeden bir başkasına geçiyoruz. Zihnimizde yarım kalmış bilgiler, başlanıp bırakılmış yöntemler ve bize ait olup olmadığını düşünmediğimiz hedefler birikiyor. Bu durum, bilgiyi öğrenmekle onu hayatımızın bir parçası hâline getirmek arasındaki farkı görmemi zorlaştırdı.
Kendi hayatımda bunu FC 26 oynarken fark ediyorum. Oyunda savunmamı geliştirmek için bir video izlediğim gün, öğrendiğim hareketleri uygulayabiliyorum. Fakat birkaç gün tekrar etmezsem eski oyun alışkanlıklarıma dönüyorum. Nasıl yapıldığını görmek, o beceriyi gerçekten kazandığım anlamına gelmiyor. Bunun için denemeye, hata yapmaya ve yeniden uygulamaya ihtiyacım var.
Tasarımcı gözü de zamanla gelişiyor
Aynı şeyi tasarım yaparken de yaşıyorum. İyi afişlere, fotoğraflara veya tipografik çalışmalara bakmak görsel dünyamı genişletiyor. Ama yalnızca bakarak daha iyi bir tasarımcı olmuyorum. Gördüğüm şeyin neden çalıştığını anlamaya ve bunu kendi işlerimde sınamaya çalışmam gerekiyor.
Zamanla bazı renklerin neden birlikte iyi durduğunu, bir metnin kompozisyonda neden yerini bulamadığını veya bir görselde neyin eksik olduğunu daha kolay fark etmeye başlıyorum. “Tasarımcı gözü” dediğimiz şey, benim için bir anda öğrenilen bir bilgi değil; bakmanın, düşünmenin ve üretmenin birikimi.
Kişisel gelişimde de benzer bir durum var. Okuduğumuz veya izlediğimiz bir fikir, ancak üzerine düşünüp kendi hayatımızda denediğimizde bize ait bir deneyime dönüşebiliyor.
Neden kendimizi sürekli yetersiz hissediyoruz?
Bir ekranın içinde birbirinden çok farklı hayatlar görüyoruz. Biri sabah erkenden kalkıyor, biri iş kuruyor, biri her gün spor yapıyor, bir başkası dünyayı geziyor. Bunların hepsini yan yana görünce sanki tek bir insan bütün bunları aynı anda yapabiliyormuş gibi hissedebiliyoruz.
Oysa gördüğümüz, insanların hayatlarının tamamı değil. Yine de o kısa görüntüleri kendi günümüzle karşılaştırıyoruz. Bir süre sonra gerçekten istediğimiz şeylerle, başarılı göründüğü için istememiz gerektiğini düşündüğümüz şeyler birbirine karışıyor.
Bu yetersizlik hissi bazı içeriklerin pazarlanma biçiminde de kullanılıyor: Önce hayatımızda bir eksik olduğu söyleniyor, ardından bunu giderecek yeni bir yöntem sunuluyor. Her öneri bizim için kötü olmak zorunda değil. Benim sorguladığım şey, kendi ihtiyacımızı düşünmeye fırsat bulamadan bir sonraki reçeteye yönelmemiz.
Bazen yeni bir öneriye değil, zamana ihtiyacımız var
Bir kitabı bitirmekle içindeki düşünceleri anlamak aynı şey değil. Bazen tek bir cümleyi okuyup durmak, üzerine düşünmek ve onu yaşadıklarımızla ilişkilendirmek istiyoruz. Hayattaki başka deneyimler gibi öğrendiğimiz şeyleri de sindirmeye ihtiyacımız var.
Bu nedenle kendime artık daha sık şunu soruyorum: Şu anda gerçekten yeni bir şey öğrenmem mi gerekiyor, yoksa daha önce öğrendiğim bir şeyi uygulamak için kendime zaman mı tanımalıyım?
Bu sorunun cevabı büyük bir hayat planı olmak zorunda değil. Beş sayfa kitap okumak, bir tasarımın üzerinde biraz daha düşünmek veya yalnızca dışarı çıkıp bir kahve içmek de o gün gerçekten istediğim şey olabilir. Yaşadığım her anı daha verimli, daha ölçülebilir bir sonuca dönüştürmek zorunda değilim.
Bu bölüm, kişisel gelişim içeriklerini hayatımızdan çıkarmak üzerine değil; öğrendiklerimizle, beklentilerimizle ve kendi isteklerimizle kurduğumuz ilişkiye biraz daha yakından bakmak üzerine.
Belki de bazen gelişmek için yeni bir şey tüketmek yerine yavaşlamak, bildiklerimizi sindirmek ve hangi hayatın bize ait olduğunu düşünmek gerekir. Biraz yavaşla, kendine ait olanı bul ve kendine iyi davran.
